HASAN DEDE’NİN BAZI SOHBETLERİNDE OKUDUĞU YAZILARI

15.07.2008 TARİHLİ

“Allah’ı her daim her şeyden daha fazla apaçık görmen gerek”. Bu sözleri İbtidaname adlı eserinde buyuran Sultan Veled (Hz.Mevlana’nın oğlu), Tanrı’dan başka her şeyi gören ama Tanrı’yı göremiyorum diyenlere şöyle misal verir: “Görmüyorum deme; Ondan başka bir şey biliyor görüyorsan bu şuna benzer; Hani birisi bahçedeyken der ki; Yaprağı görüyorum ama bahçeyi göremiyorum. Bu kişi gülünç olmaz mı?

Sultan Veled görünen suretten manaya ulaşmamızı ister. Şöyle buyurur; “Şu halde görünen surettir deme çünkü gönlün suretten manayı görmüştür. Allah’ı da böyle bil. Her solukta, her yüzden Onu gör. Gökte yerde ne varsa ikisinde de bulunanlardan Allah’tan başkasını görme, zahirde kalma.

İbtidaname’de iyiyi de kötüyü de Hak’kın belirttiğini buyuran Sultan Veled der ki; “Ondan başkasını görmek kötüdür, yanlıştır. Hayırda da, şerde de bütün bu yaradılışı meydana getireni gör.”

Sultan Veled bakışımızın böyle bir hale geldiğinde göreceğimiz şeyleri, nasıl yüceliklere kavuşacağımızı ise şöyle özetliyor; “Bakış bu hale geldi mi görürsün artık. Olanı da görürsün, olacağı da. Onu eşsiz, ortaksız olarak seçtin mi her solukta yüzlerce alem görürsün.”

Tanrı’nın yüzünü görmenin asıl olduğu ile ilgili Ariflerin Menkıbeleri’nden şöyle bir olay nakledilir;

“Baha Veled Hz.leri Belh şehrinde Cuma günü bir vaaz veriyordu. Dedi ki; Ulu Tanrı kıyamet gününde temiz amel, iyi ahlakın ve iman edenlerin mükafatı olarak cennetin hurilerini ve köşklerini verecektir. Bunun üzerine birden bire mescidin bir köşesinden kamburlaşmış bir ihtiyar adam ayağa kalkarak; Ey Müslümanların imamı! Bugün dünyada onların hallerini anlatmakla meşgul olalım. Yarın da huriler ve köşkleri seyretmekle yetinelim. O halde Tanrı’nın yüzünü görmek meselesi nasıl olacak? dedi.

Baha Veled cevabında; Ey azizim! Huriler ve köşkler sembolü anlayışı kıt insanlar içindir. Yoksa asıl dostun yüzünü görmektir. Tanrı erleri her yaratılanda yaratanı görür ve her zerrede hakikat güneşinin üzerinde düşünürler.”

Makalat’ta Hz. Şems Tanrı’yı bu dünyada görmek konusunda şöyle söyler; “Kur’an’da; Bu dünyada kör olan ahirette de kör olur buyurulmuştur. Nihayet bu kör insan Hak’kı dünya gözü ile açıkça görüldüğü gibi göremeyecek bir halde kalacaktır.”

Yine Hz. Makalat’ta buyurur ki; “Bir saat düşünceye dalmak altmış yıl ibadetten hayırlıdır. O düşünceye dalmaktan maksat özü doğru bir dervişin yanında bulunmaktır ki o ibadette hiçbir yapmacık olmasın.”

İbtidaname’de şeyh ve nürit konusuna değinen Sultan Veled, şeyhin müride tesiri hakkında müridin kör olan gözünü şeyhin açabileceği müjdesini verir ve bu konuyu şöyle dile getirir; “Şeyhin esas kerameti basit dünya kerametleri değildir. Şeyh müride dün şunu yedin dese mürit kendi de ne yediğini bilir ve ondan yeni bir bilgi elde edemez. Fakat şeyhin çok yüce kerametleri vardır. Mürit onun nazarının tesiriyle görmeye başlar, aydınlanır, tertemiz olur.

Zaten bu aydınlanmaya ve temizliğe erişen kişi dünya kerametlerine bakmaz. Şeyh bir müride baktı mı onun taş olan gönlü inci kesilir. Mürit kör bile olsa ona görüş bağışlar. Yıldızsa ay olur o mürit, güneş olur gider.

Ariflerin Menkıbeleri’nde Çelebi Hüsameddin ve Hz. Mevlana ile ilgili bir olay şöyle nakledilir; “Mevlana Hz.leri .elebi Hüsameddin’e bakarak; Gel benim dinim, gel benim ruhum, gel benim sultanım. Sen hakiki padişahsın” dedi. Bunun üzerine Çelebi Hz.leri naralar attı ve gözyaşları döktü. Orada bulunan Pervane başka bir kişiye gizlice bakarak; Acaba Mevlana’nın Çelebi Hüsameddin hakkında buyurduğu bu meziyetler onda var mıdır? Ve o bu hitaplara layık mıdır? Yoksa Mevlana bunları gönül almak amacıyla mı söylüyor? dedi.

Bunu duyan Hüsameddin Çelebi ileri atılarak Pervane’yi sıkıca yakaladı ve ; Ey emir Muineddin Pervane! Bunlar bende mevcut olmasa bile böyle buyurur buyurmaz bu meziyetlerin hepsini Mevlana bana o anda verdi ve bunları canımın yoldaşı yaptı, dedi. O bir şeyi istediği vakit o şeye ol! der olur. O nedenlere bağlı değildir. Pervane derhal kendinden geçti. Kan ter içinde kaldı, yere kapanıp özür diledi.

“İnsan suretine bürünmüş fakat Allah nuru olan velileriz biz” diye İbtidaname’de buyuran Hüsameddin Çelebi, bu alemden göçtükten sonra bir gece Sultan Veled’in rüyasına girer ve ona der ki: “Değil mi ki soruyorsun, cevabını dinle; Cihan durdukça biz de dururuz. Hiçbir vakit gizli değiliz, ortadayız biz. İnsan suretine bürünmüş Allah’ın nuruyuz. Binek bin çeşit de olsa padişah değişmez.”

İbtidaname’de “Bizim varlığımız yokluktandır, bil bunu. Varlığımız herkesin varlığına benzemez. Görünüşte başkalarına benzeriz ama başkaları görünüşten ibarettir, biz ise canız” diyen Sultan Veled şöyle devam eder;

“Canı bizde ara, sevgilinin sevgilisiyiz biz. Altını bizden al, her madenin aslıyız biz. Nefs ateştir şeyh ise Allah’ın nuru. Ey gerçek arayan, ateş nur yüzünden söner gider.”

Tanrı’nın insanın suretine değil kalp ve niyetine baktığını buyuran Hz. Mevlana’dan Ariflerin Menkıbeleri’nde şöyle bir hikaye nakledilir”Bir gün Mevlan Hz.leri hamama gitmişti. Hamamın ortasında bağdaş kurmuş oturmuş, manalar saçıyordu. Dostlar da heyecanlar gösteriyordu. Birden bire ayağa kalktı ve; Aramızda Mevlevi kimdir diye üç defa bağırdı. Bütün dostlar susup hiçbir şey söylemediler. Ondan sonra; Eğer bu hamama bir yabancı girip hamamın soyunma yerinde elbiselerinizi görürse derhal Mevlana’nın dostlarının burada olduğunu anlar. Şimdi elbise ve sarıklarınız sizin Mevlevi olduğunuzu gösteriyor da siz niçin ruhların ve elbiselerin Mevlevi olduğunu göstermiyorsunuz? Nitekim dostların dışı bunlarla süslenmiştir. Sizin içlerinizin de ilahi marifet ve hakikatlerle süslenmiş olması lazımdı. Çünkü Tanrı sizin suret ve işlerinize bakmaz. Belki kalp ve niyetlerinize bakar. Her bakımdan manevi bir Mevlevi olunuz, buyurdu.

Maarif’te Sultan Veled Hz.leri “Kendini bil, bak ki sen nesin. Kendini küçük görme, sen çok aziz bir varlıksın!” diyerek kimliğimizi bizlere tekrar tekrar hatırlatır ve şunları söyleyerek Tanrı’nın nurunu nerede bulabileceğimizin yolunu gösterir;

“Tanrı’nın nuru senin kalbinin içindedir. Tanrı’nın nurunu anlayana ne mutlu! Kendini iyi tanıyan, bilen bir insan hiç şüphe yok ki Tanrıyı da bilmiş ve tanımıştır.”

Yine Maarif’te kendimizi tanımanın yolu olarak bir Mürşid-i Kamilin vasıtasının gerekliliğini gösteren Sultan Veled şöyle söyler;

“Kendinin ancak bir kısmını görüp tamamını göremeyen bir mürit, kamil bir mürşidin hizmetinde bulunursa kendini bütünüyle görebilir. Çünkü bu mürşid ondagizli olan hazineleri ona gösterir. Mürit de bu sayede hazineleri arar, bulur ve mürşidin sohbetiyle kendini tamamıyla görür. Hatta git gide o mürşidin aynı olur. Onunla birleşir, o olur. Bu suretle ikilik ortadan kalkar.”

Mesnevi’de Hz. Mevlana şöyle der ve bizleri imanın olgunluğuna çeker; “İman doğruluğunun belirtisi o sırada ölsen bile ölümün sana hoş gelmesidir. İmanın böyle değilse olgun değildir.”

Sözü yine yokluğa getiren Hz. Mevlana Mesnevi’de aşığın yokluk halini şöyle dile getirir;

“Aşık hararetle sevgiliyi arar fakat sevgili geldi mi o aşık yok olur, kendisinden geçer gider! Sen Allah aşığısın. Allah ona derler ki geldi mi sende bir kıl kadar olsun varlık kalmaz. “

Divan-ı Kebir’de aşkı şöyle dile getiren Hz. Mevlana bize aşkı bulmanın yolunu şu cezbe sözleri ile anlatır;

“Biz aşkı bulmak için kendimizi de terk edelim, yakınlarımızı da. Zaten bize yakın olanlar bildiklerimiz, tanıdıklarımız, şimdi bize hep yabancı oldular.

Egoist olmak, kendine tapmak kötü bir huydur, hoşa gitmez bir haldir. Bu hale düşünce insanlığımızı kaybeder de imanımız bile inkar kesilir.

Kendimde olmaksızın söylediğim her gazel, her şiir hoştur, güzeldir. Çünkü bu ses benim gönül çengimden, gönül sazımdan çıkan seslerdir.

Bizim ders gördüğümüz yer aşktır. Bize manen ders veren de celal sahibi Allah’tır. Bizler öğrenciyiz. Onun aşkı da tekrarlayıp durduğumuz bilgidir.”

Bir başka kasidesinde ise aşıkları bizzat Hakkın kendisi olarak gösteren Hz. Mevlana bunu şöyle dile getirir de ondan başkasının olmadığını, hakikatte aşığın da sadece bir bahane olduğunu buyurur;

“Aşıkların dostu aramaları kendilerinden, kendiliklerinden değildir. Dünyada onu arayan yine Odur. Çünkü Ondan başkası yoktur. Aşık bir bahanedir. Sanki o kendi kendini aramaktadır. “

Yorum bırakın